Araştırmacı Yazarımız Metin KABAKCI’dan: Türk inanışındaki “Cadı veya Hortlak”

1

 Türk inanışındaki cadı kavramı hem olağanüstü varlıkların genel adlarından biri hem de kaynağını daha çok batılı efsanelerden alan özel bir varlığın adı olarak kullanılmaktadır. Rumeli’deki Türk yerleşim birimlerinde cadı kabulü, geceleri mezarından kalkıp dolaşan, saçı, başı dağınık, tırnakları uzamış, pis görünümlü, rastladıklarını öldüren bir kadın şeklindedir. “Cadı gibi” sözleri de bu inanışı dile getirmektedir. Efsanelere göre ölünün gömülmeden ışıksız bir odada bırakılması, üzerinden bir kedinin atlaması ölüyü hortlatır. Bu durumdan kurtulmak için mezarın üstünde ateş yakmak gerekir. (Şamanizmle ilgili ateş kültünün bir kalıntısı olabilir. Y.N) Türk masallarında ise; büyü yapan, küp üstünde uçan, bin yıllık yolu bir anda alan, sihirli bir hırkası olan, çirkin yaşlı kadın motifi cadı olarak adlandırılır. Özellikle ölümden sonra yaşamaya devam eden ve yaşayanlara zarar veren cadı modeline uygun olarak, resmi kayıtlara geçmiş ilk cadı vakası olan, 1833 yılında o zamanlar Türk idaresinde bulunan Bulgaristan’ın Tırnava kasabası kadısı Ahmet Şükrü Efendi’nin hükümete yolladığı, Takvim-i Vekayi’nin 19 Rebiülevvel 1249 tarih ve 68 numaralı nüshasında yayınlanan raporda yer alan “Tırnava Cadıları” olayı adeta vampir filmlerini andırmaktadır.

“Tırnava’da cadılar türedi. Gün battıktan sonra evlere dadanmaya başladı. Zahireye dair un, yağ, bal gibi şeyleri birbirine katar ve bazen içlerine toprak karıştırır. Yüklüklerde bulduğu yastık, yorgan, şilte ve bohçaları didikler, açar, dağıtılır. İnsanların üzerine taş, toprak, çanak ve çömlek atar. Hiç kimse bir şey göremez. Birkaç erkek ve kadının da üzerine saldırmış. Bunlar çağrıldı, soruldu: “Üzerimize sanki manda çökmüş sandık!” dediler. Bu yüzden mahalle halkı evlerini başka yana taşımışlardır. Kasaba halkı bunların cadı denilen habis ruhların eseri olduğuna ittifak etti. İslimye kasabasından cadıcılık ile tanınmış Nikola adındaki adam getirildi ve kendisiyle sekiz yüz kuruşa pazarlık edildi. Bu adamın elinde resimli bir tahta vardı (bir “ikona”) Mezarlığa gider, tahtayı parmağının üzerinde çevirir, resim hangi mezara bakarsa, cadı o mezardaki habis ruh imiş. Büyük bir kalabalıkla mezarlığa gidildi. Resimli tahtayı parmağında çevirmeye başlayınca resim, sağlıklarında yeniçeri ocağının kanlı zorbalarından Tekinoğlu Ali Alemdar ile Apti Alemdar denilen iki şakinin mezarlarına karşı durdu. Mezarlar açıldı. Cesetleri yarım misli büyümüş, kılları ve tırnakları da üçer, dörder parmak uzamış bulundu. Gözlerini kan bürümüş, gayet korkunç idi. Mezarlıktaki bütün kalabalık bunu gördü. Bu adamlar, sağlıklarında her türlü pis işi yapmış, ırza, namusa, mala saldırmış, adam öldürmüş, ocakları kaldırıldığı zaman her nasılsa yaşlarına bakılarak cellâda verilmemiş, ecelleriyle ölmüş kişilerdi. Sağlıklarında yaptıkları yetmemiş gibi şimdi de halka habis ruh olarak tebelleş olmuşlardı. Cadıcı Nikola’nın tanımına göre, bu gibi habis ruhları defetmek için cesetlerinin göbeğine birer ağaç kazık çakılır ve yürekleri kaynar su ile haşlanır imiş. Ali Alemdar ile Apti Alemdar’ın cesetleri mezarlarından çıkarıldı. Göbeklerine birer ağaç kazık çakıldı ve yürekleri bir kazan kaynar su ile haşlandı. Fakat hiç tesir etmedi. Cadıcı, “Bu cesetleri yakmak gerek…” dedi. Bu hususta şer’an da izin verilebileceğinden, izin verildi. Ve iki yeniçerinin mezarlarından çıkarılan cesetleri mezarlıkta yıkıldı ve çok şükür kasabamız da cadı şerrinden kurtuldu.” Bu vakanın bir benzeri 16 Haziran 1904 tarihli, Selanik’e bağlı Doyran kazasının kaymakamının gönderdiği, cadı olduğuna inanılan iki kişinin mezarının açılarak yakıldığını anlattığı mektubunda geçmektedir. 

Ünlü Türk halkbilimcisi Pertev Naili Boratav’a göre cadılar hortlayan ölülerdir. “Onlar üzerine de pek çok hikâyeler anlatılır. Çokluk, kadınların cadı olduklarına inanılır; cadı-karı sözü bu inanıştan gelmeli. Ama erkeklerden de cadılaşanların bulunduğuna tanık belgeler vardır. Türk geleneğindeki cadı, aşağı yukarı, Batı inanışlarındaki vampiri karşılar. Cadılar mezarlardaki taze ölüleri çıkarıp ciğerlerini yerlermiş. Bir Rumeli anlatmasından öğrendiğimize göre eskiden cadıları zararsız hale sokan uzman “cadıcılar” olurmuş. Cadılar üzerine inanış ve hikâyeler, Anadolu’dan çok İstanbul ve Rumeli bölgelerinde yaygın olsa gerek.” 

Cadıcı; Çeşitli yöntemlerle cadıları kovduğuna ve yok ettiğine inanılan kişidir. Cadıcı denen kişiler, bir anlamda ocaklı sayılırdı. Cadıları, kovmak için uygulanan yöntemler, büyülü söz ve dualar babadan oğla geçer, kesinlikle başkasına söylenmezdi. Cadıcılar, cadıları kovmak ve yok etmek için çeşitli yöntemlere başvururlardı. Bunlardan en çok uygulananı, kâğıda büyülü bir dua yazıp yaktıktan sonra küllerini çevreye üflemekti. Büyükçe parçaların gittiği yönde ana cadının, küçük parçaların bulunduğu yönde de yavrularının bulunduğuna inanılır, bu yöne doğru uzun bir şiş saplanır gibi yapılır, böylece cadıların öleceğine inanırlardı. Aynı ritüele “Çin büyücüleri”nin cin-kovma törenlerinde de rastlanır. Batı Trakya Türkleri arasında yaygın bir inanışa göre, cadılar cumartesi günleri gömütlerinden çıkmazlar. Bunun için cadıcılar o günlerde gömütlerinin üzerinde ateş yakarak onları etkisiz hale getirirler. Gene bu yörelerdeki bir inanışa göre cadıları öldürmenin en etkili yolu, gömütü açıp cesedin karnına kazık çakmak ve yüreğini kaynar suda haşlamaktır. Bu etkili olmazsa ceset tümüyle yakılır. Ateşin cadılara karşı en iyi silah olduğuna inanılır.  Bu inanış Göktürklerde görülen ateşin kutsallığına ve kötü ruhlardan koruyuculuğuna inanılmasının bir kalıntısı gibidir. Yukarıda bahsedilen “Tırnava Cadıları Olayı”nda adı geçen cadıcılara, farklı isimlerle de olsa batı kültürüne ait bazı korku edebiyatı eserlerinde rastlamaktayız. Mesela Sheridan Le Fanu’nun “Carmilla” isimli romanında, karakterler arasında geçen bir konuşma da Türk hâkimiyeti altındaki bölgelerde “bu yöreleri vampirlerden temizlemek için özel birliklerin kurulup, bir takım uzman kişilerin burada yıllarca uğraştığından” bahsedilmiştir. Yerli korku edebiyatının ilk örneklerinden biri olan ve ilk yerli Drakula adaptasyonu olan, Ali Rıza Seyfioğlu’nun “Drakula İstanbul’da” romanında, cadıcılarla birlikte hortlakçılardan da bahsedilir.

Bu verilere baktığımızda Türk kültüründeki hortlak ve cadı inancıyla, batı kültüründeki vampir inancının birbirine benzediği görülmektedir. Bizde pek bilinmese de yine batının korku edebiyatında bu tip Türk inanışlarına göndermeler yapılır. Batı korku edebiyatının temel taşlarından olan, Bram Stoker’ın “Dracula” adlı romanında bazı yerlerde bu inanışın Türkler arasında da farklı şekillerde de görüldüğüne dair, Stoker’in ünlü casus ve Türkolog Arminius Vambery’den edindiği bilgilere dayanan veriler satır aralarında geçmektedir.

Yapılan araştırmalara göre, hortlak ve cadı inancının vampir inancını yansıtmasının yanında, günümüzdeki folklorik verilere bakıldığında Avrupa’daki inanışa dair en eksiksiz bilgilerin Balkan yarımadasında görülmesinin nedeni büyük ölçüde Türk batıl inançlarının etkilerine dayandırılır.  Aynı inanış Century Dictionary’e göre Slavlar ve Aşağı Tuna halkları arasındaki yaygın bir batıl inanç olarak adlandırılır. Frankenstein romanının yazarı Mary Shelley’in romanıyla ilgili yaptığı bir tartışma sırasında “Türklerin, insanların toprağa verildikten sonra mezarda bir tür hayat sürdüklerine dair inancı”nı tartıştığı kayıtlara geçmiştir.

Genel olarak Avrupa’da 18.yy’ın ilk çeyreğinin sonlarında kullanıma giren “Vampir” sözcüğü Güney Slavlarından gelmedir. Kökeni çok tartışılsa da, alanın en büyük otoritesi Sloven filolog Franc Miklosick’e göre Kuzey Türkçesinde cadı anlamına gelen uber’den türemiştir. Slav dillerindeki diğer türevleri de şunlardır: Bulgarca ve Sırpçada vapir; Lehçede upier; Rusçada vopyr. 1884’te, Budapeşte Üniversitesi Öğretim üyelerinden ve “Şarkiyat” akademisinin kurucusu, Profesör Arminius Vambery’nin yayınladığı hayatına dair kitabında, Türkler’deki bazı vampir inanışlarına da değinmektedir. Macar dilinin kökenlerini araştırmak amacıyla Orta Asya’ya kadar derviş kılığında yolculuk eden Vambery’e göre Osmanlılarda yaygın bir inanışa göre, vampirler ağaç kovuklarına gizlenirler, oralarda avlanırlarmış. Ele geçirilen vampirler, kelleleri kesildikten sonra, bir çuvala konup denize atılmıştır.

Türklerde bu inanışla ilgili başka verilerde mevcuttur. Mesela 17.yüzyılda, IV.Murat zamanında (1623-1640) yazılmış bir akaid kitabında şu satırlar yer almaktadır: “Merhum vaiz Şeyh İbrahim anlatmıştır ki: Rum ikliminin (Anadolu’nun) bazı yerlerinde, ölenler ekseriya cazu olurmuş. O mahalde ve o günde gece cazular gelip burunlarından girip yüreklerini çıkarıp yutarlarmış. Sabah oldukta bu kimselerin ölüsü kabrinin dışında bulunurmuş Daha sonra hayattakiler gelip kabirleri birer birer açarak cazu olanı yakarlarmış. Ama bu caiz değildir. Her hangisi cazu olduysa onu ardıç kazığıyla göbeğinden kazıklayıp gene kabrini örtmek gerekir. Eğer yine gelir adam öldürürse başını kesip ayağı ucuna bırakmalıdır. Bununla da def olmazsa yakmakta sakınca yoktur.”

Şu anda Romanya sınırları içinde olan Sarıgöl’ün Çor ve Kırımşah köylerinde topraktan ve mezardan korkunç bir sesle kalkan cadılardan, bunların evlere, hayvanlara zarar verdiğinden, çocukları tabanlarından emerek öldürdüğünden, ancak yüreklerinden yere çakılıp, üzerlerine kireç dökülerek yakılırsa yok olacaklarından bahseden anlatılar vardır.

1 Yorum

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin