RÖPORTAJ: BİRLİK OLMA GEREKLİLİĞİ

0

-Yaşadığınız ülkede herhangi bir teşkilatta veya kurumda çalışıyor musunuz?

-İsveç Kızıl Haç’ta ideolog olarak çalışıyorum, zorda olan insanlara karşılıksız hizmet bu uluslararası örgütün temel iş prensibini düzenlediği için burada kendi enerjimi sarf etmekten yorulmuyorum. İsveç’te ve Türkiye’de faaliyet gösteren hiçbir kurum ve toplumun üyesi değilim, ama Azerbaycan için karşılıksız yapanları hep desteklemişimdir ve böylelerinin sırasında durmayı kendime şeref biliyorum.

-Güney Azerbaycan konusu Avrupa edebiyatında nasıl yansır?

-Baştan söyleyeyim ki, sorunuzu teessüf hissi ile karşılıyorum. Güney Azerbaycan konusunu Avrupa edebiyatında aramak aşkına düşersek, hayal kırıklığına uğrarız, hem de çok hayal kırıklığına uğrarız! Bu konu kendimizde ne kadar edebiyatlaşmış, yani sanatsal çözüm bulmuş ilk önce bunu inceleyelim, sonra geçelim başkalarına.

Sizi temin ederim ki, Avrupalılar bu konuya hiçbir yerde rastlamamışlar. Kuşkusuz, bunun suçunu onlarda aramalı değiliz, neden okumamışlar? Kendimizden sormalıyız ki, neden bu                büyüklükte sorunumuz, öncelikle Milli Hükümetimizin vahşice, silah gücüne yıkılması, 50 bin Azeri’nin infaz edilmesi (Demokratik toplum devrilirken) neden edebiyatta yeteri kadar yerini almadı?

Geçen yıl bir kitap okudum, aslen Fars olan kadın hakları savunucusu Parvin Ardala’nın “Bir kadın görmüşsün” (Har du ayarları en kvinna) adlı kitabıydı.

O, İran hapishanelerindeki kadınların durumundan söz açtığı yerde bir girinti hapishanedeki Ceylan adlı Türk kadının ölüm hükmü almasından bahsederken üzülerek, kalp acısı ile söylüyor ki, kardeşleri, kocası rejimden korktuğu için o kadının savunmasını yapmadılar. “Ben telefon edip, Ceylan’ın hapishanedeki durumunu ailesine söylediğimde onlar sustu, ikinci kez onları aradığımda ise telefonuma hiç cevap vermediler.” Bundan başka ben hala Güney derdine Avrupa’da yayınlanan herhangi kitapta rastlamadım.

Ama son haftaların birinde İsveç’in ünlü, çok okunan “Aftonbladet” gazetesinde Güney Azerbaycan – Tebriz “Traktör” futbol takımı ve milli sorunlarımızdan bahseden büyük bir makale baskıya verdik, “Traktör” takımının fotoğrafları ile birlikte. Hem de söylemeliyim ki, bu yazıya çok sayıda yorum da yazılmıştı.

– Avrupa edebiyatında Güney Azerbaycan meselesini nasıl yazmak gerekiyor?

-Böyle düşünüyorum ki, öncelikle Güney Azerbaycan’ın sosyo-politik yaşamı Güneylilerin yaşamı    ile                  birlikte tahlil olunarak edebiyata getirilmelidir. Bu daha okunabilir, hem de inandırıcı olur. Edebiyat bu seviyedeyse, okuyucuya canayakın görünür, onu okumak ilgi  çekici görünür. Nerdeyse, Afgan yazar Halit Hüseyin’in “Uçurtma Avcısı” ve “Bin Muhteşem Güneş” romanları seviyesinde. Neden bu romanlar dünyada en çok okunan eserler arasında yer alıyor? Çünkü yazar Afgan hayatını tüm ayrıntılarına kadar açmış, bu nedenle de, esere siyasi roman gibi yaklaşmıyorsun, insanın                  kaderini düşünüyorsun, siyasetle insan maneviyatının denk düşmediği senin gözlerin önünde canlanıyor.

Nesirde betimleme, anlama hizmet eder. Normalde kocasını öldürmüş kadına nefret edersin. Ama, romanda kadın ömrünü onun elinden almış kişinin ağalığına, o ağalığa beraat kazandıran topluma nefret ettiğinden, onun kocasını öldürmesini neredeyse kahramanlık sayarsın. İnsan ölümüdür, ama ölen için ağlayamıyorsun, sağ kalan için ağlıyorsun. Çünkü, o canlının ölüden hiçbir farkı yoktur, kendi ömrüne hakim olamıyor. İşte, biz bu seviyede edebiyat oluşturmalıyız ki, Güneyde 40 milyon kendi ömrünü yaşayamaz durumda.

İkincisi, Güney Azerbaycan’daki tarihi olayları, tutalım ki, Azerbaycan tarihinin son muhteşem olayını 22 Mayısı edebiyat aracı ile tasvir etmek gerekiyor. Neden bu olay oldu? Neden yalnızca milletin hareketi miydi? Hayır, nedene kadar gelen yolu açmalıyız. Bu milletin devlet kurma yeteneği gösterilmelidir, Milli Hükümet’in silah gücüne kendi kanına boğulması, devlet bakanlarının sosyal yerlerde boğazından asılması, 50 bin kişinin infazı, kadın öğretmenlerinin saçlarından asılması vb. Millete karşı olmuş haksız olaylardır ki, tüm bunlar da, kin şeklinde toplanmış bir hakaretle ortaya çıktı. Yoktan var oluşmaz, var, var ki, onun üzerinde bir şeyler oluşuyor. Var olan temeldir, öyle bizim Milli Hükümet gibi. O vardı ve bu nedenle de, halk tasmaya razı gelmiyor. Bir halkın devlet kurması onun siyasi bilgisinden, yeteneği ve organizasyon yeteneğinden haber veriyor. Maalesef, biz hala bu kadar haberi, kimliklerimizi edebiyat aracılığıyla iletemedik.

 – Güney edebiyatı şimdi hangi aşamada?

-Duygusal dönemini yaşıyor! Sorunun kısa cevabı şudur, ama, biliyorum uzun arayış da isteyeceksiniz, bu nedenle de söyleyeyim, bir edebiyatın ki, nesri gelişmemiş, onun hangi yüksek seviyesinden bahsetmek mümkün? Baştan söyleyeyim ki, bu beni çok acıtıyor. Neden benim milletimin büyük bir bölümünün 40 milyonunun değerli edebiyat yaratıp ortaya çıkarmaya gücü olmasın? Nesrin oluşması için dil gelişmelidir, elbette ki yazılı dil. Hepimize de bellidir ki, orada anadilinde eğitim olmadığından, millet kendi ana dilinde bülbül gibi ötse de, bu dili yazıya çevirmek çok zor oluyor, tam anlamı ile olmuyor. Yazar gerektir ki dildeki kelimenin tüm renklerini yazılı dilde kullanmayı becersin, çünkü, söz yazıda temel araç. Nitekim, ustalar diyor, alet elime yatmalıdır, aynı zamanda yazar kelimenin tüm inceliğine vâkıf olmalıdır. Orada da anadille eğitim olmadığı için bu hala olmuyor.

Şuan bile Güneyde yazıp yaratan yetenekli gençler çoktur, eserlerini severek okuyordum, ama, beni tamamen tatmin eden Zencanli şair Huşeng Caferidir. O, mücadelenin hedefini, milletin savaş        ruhunu şiirde verebiliyor. Becerdiği için de takiplere, mahrumiyetlere maruz kalıyor. Gülden bülbülden yazsaydı, eli cebinde Zencan sokaklarında kaygısız gezerdi.

– Güneyli, Kuzeyli Azerbaycan’ın parçalanmasını Batı edebiyatında nasıl tebliğ etmeliyiz?

-Bu sorunuza biraz cevap verdiğimi düşünüyorum. Kuşkusuz, bunu tarihi roman seviyesinde anlatmalıyız, dönemin sosyo-politik olayları neredeyse, Victor Hugo’nun “93. yıl” romanı seviyesinde tahlil edilirse, derdimiz bizimkilikten çıkar. Size basit bir olay anlatacağım, geçen yıl biz İsveç’te Azerbaycan Kültür Gecesi’ndeki programda nelerin yer alacağını söylerken, İsveçli teşkilatçının bize bir sözü oldu: “Siyasi konular olmasın, çünkü burada Ermeniler, Farslar var, çok uluslu şehirdir, siyasi meselelere yol vermeye izin yoktur.” O zaman biz Güney’le Kuzeyin parçalanmasından bahseden 5 dakikalık belgesel müzikal film hazırladık. Aynı gecede büyük ekranda yayımlandı, birçok milletin temsilcisi vardı, hiç kimse de inkar edemedi bunu. Aksine, güzel propaganda oldu, ondan sonra defalarca neden iki Azerbaycan var söyleyerek, bizden soru sordular. Bu olayın kendisi onlara ilginç geliyor, bizim için derttir, onlar için ilginç masal. Bak, olayı masal gibi, tatlı şekilde anlat, bırak beyinlerinde çözülsün. Aslında, asıl siyaset budur, istediğimizi ilettik, ama sorunumuz onun söylediği gibi yani kültür biçiminde sorun değildi.

-Uzaktan Azerbaycan nasıl görünüyor?

-Cevabı oldukca geniştir, ama kısa söyleyeceğim, satranç tahtası gibi görünüyor, siyah haneleri eşittir, bazen üzerine gri duman da geliyor. Biraz sanatsal oldu cevabım, fakat eminim ki, anladınız. Sanıyorum, bir yazardan bu tür cevap almak normal bir durumdur. İnanıyorum ki, bu röportajı okuyan okurlarım da ne demek istediğimi anladılar. Mülteci olan bizlerin hayatı ise o satranç tahtasının üzerindeki dumanı uzaklaştırmakla geçiyor.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin