TARİH BİR ESERİ İKİ KERE SAHNEYE ÇIKARIYOR

0

“Siyasette kazanan Büyük sayılıyor, yitiren küçük.

Siyaset-hakikat arayışı değildir; kazanç arayışıdır!”
Asif Ata

Zaman yaraları iyileştirecek kadar merheme sahip midir?
“Türk felaketinin bir noktası da Türk’ün fıtratından doğuyor. O, kurnazlık bilmez. Siyasi dünya kurnazların meydanıdır, orda tek yüzlülüğe yer yoktur, Türk ise tarihte temelden tek yüzlü olmuş, fikrini on yıl önce “Kerküklüler, yalnız bırakılmış Türkler” isimli denememde yazdım. Bunu ne az, ne çok dosdoğru on yıl önce bugünkü kadar Kerkük olayları derinleşmediği bir zamanda yazdım. Elbette, Kerküklü Şemsettin Kuzeci’nin “Kerkük soykırımları” kitabından yola çıkarak kesin fikir söyledim. Türkmen yurdunda olmuş dört soykırımdan:
1.Kaçakaç Katliamı: Telafer, 1920
2.Gavurbağı Katliamı: Kerkük, 1946
3.Kerkük Katliamı: Kerkük, 14 Temmuz 1959
4.Tazehurmatu Katliamı, 28 Mart 1991

-Kitabın yazarı kapsamlı yazmış, olayların gidişatını vermiş, Kerküklüler’in yardım için diledikleri imdat yerinin adresini gösterip.
Bu Türkmenlere karşı olmuş toplu katliamın kısa öyküsü, ama dert bununla bitmiş olsaydı, o zaman söylerdik, Türkmenler yarına ulaştı! Bu dört kanlı tarihin arasında Türkmen liderlerinin öldürüldüğü, sayısız şehit verdiği, onun kültürüne, diline karşı olmuş saldırıların da tarihi parmak hesabından defalarca fazladır. En acısı da ise bu kanlı olayların savaşında Kerküklüler hep yalnız bırakılmışlardır, hep yardımsız kaldılar. Nasıl derler, kendi ölülerini kendileri defnettiler, umutla yeni nesil yarattılar, ancak katliamın sona ermesi için kararlı adım atıldı mı? Eğer yanlış söylemiyorsam, kesin adım atılmamış derdim … Merak doğrucu soru buradan başlıyor: kanı kesmek için kim hareket etmelidir? Türkmen yurdu dediğimiz mekanda yaşayan Türkmenler mi, yoksa onları Türk dünyasının bir parçası sayan Türkler – bu yerde fark etmez soru hangi Türk’e , hepsinin bir arada cem olduğu 300 milyon Türk’ten söz ediyoruz, gurur duyduğumuz gibi, şanslı bir milletiz ki, Türk dünyası denilen büyük bir denize akıyoruz hepimiz, en sonda ise adresi görünmeyen göze görünmez bir kuvvete mi kaldı Türkmenlerin kurtuluşu?

Zaman yaraları iyileştirmeğe kadir mi sorusuna cevap arıyorum. Biz Türkler neden kendi derdimizi, sorunumuzu zamanında çözmeyip, sorunları zamana bırakıyoruz? Neden unutuyoruz ki, insan her şeye kadir olduğundan sadece onun çabası sonucu herhangi zaman içte yaşanmış olayı eğer zamanında doğru analiz edip de, ondan kendi lehine sonuç çıkarırsa, o olayın bir de aynı biçimde tekrarlanmasına izin vermez.

Tarih kendisi bir sahnedir ve öyle bir sahne ki, bir olayı iki kez orda sahneye çıkarıyor: Hem de sahnenin yönetmeni olan tarih kendi eserini bir kez trajedi, ikinci kez ise komedi biçiminde sahneleştiriyor. Oyuncular ise elbette, o tarihin gidişatında “yaşamaya” mahkum edilmişlerdir. Mahkum edilmişlerdir o nedenle söylüyorum ki, insan kendi isteği ile dünyaya gelmiyor, onun görüşü sorulmadan tanımadığı, bizzat tanımadığı için de her an onu yutmaya hazır olan hayatta var olmaya çalışıyor. Bu çabada kendisi de bilmeden yönetmen tarafından sahnede oyuna katılıyor. Burda da oynayanın yorumu esas değil, esas olan güçlünün isteğidir.
Muhtemelen, dünyaya gelmişlerin görüşünü önceden dünyaya gelmeden önce sormak mümkün olsaydı, Somali, Afganistan gibi ülkeler insan yüzüne hasret kalırlardı. Kuşkusuz, Güney Azerbaycan Türkleri de İran hakimiyeti altında dünyaya göz açmak istemezdiler, iftiraya uğrayıp Evin hapishanesine düşmek ihtimalleri yüzde yüz olduğundan ve İran İslam Devrimi kurucusu Ayetullah Humeyni’nin yarattığı pamukla baş kesen Şii İŞİD-in hakimiyeti altında olduklarından. Hem de zamanı yetiştiği için söylemeliyim ki, 1988 yılının Haziran-Ağustos aylarında sadece 3 ay içinde bu dini liderin fermanı ile 12 bin kişinin nasıl öldürüldüğü açıklanıyorsa, o zaman insanlığa malum olur ki, bu günkü Sünninin İŞİD ilhamı nereden kaynaklanıyor. İsmi geçen devletlerde, yani, insanın orada dünyaya gelip gelmemek istemediği soruluyorsa, “Hayır” diyeceğine emin olduğum ülkelerde sahne salonla beraberdir, oyunu bölenin kendisi oyuncuya karıştığı gibi, izleyiciler de baktıkları sahneye yorum yapmakta acizler.
Bu arada sohbeti esas sözün üzerine yapmak zamanıdır. Tarih aynı eseri iki kez sahneye çıkarıyor: birinci kez trajedi, ikinci kez ise komedi biçiminde. İşte bu nedenle de tarih sahnesinde bir eseri iki kez değil, bir yüzyılda dört kez aynı şekilde oynamaya mecbur edilmiş Türkmenler, canlarına tak ettiğini haykırıp, gidişatı değiştirmek istediklerini beyan ettiler. Buradan görünür sahne yapısında değişiklik yapmaktan ötürü yönetmene yön vermek gerekiyormuş. Bunu fark eden Türkmen lideri Erşad Salihi Türkiye devletine baş vurdu. Çünkü onun halkı faciaları sona erdirecek kadar güçlü değildi, güçsüzlüğü ise bu günkü dünyanın güç saydığı ne ekonomik gücü, ne de siyasi kurnazlığı vardı.
Türkmenler facianın sonuna gelmeliydi, fakat olaylar aksini gösteriyor, facia onların sonunu getiriyor…
Fırsat gerektiren siyasetten yeterince kendi milleti için yararlanıp, onu kurtarmayı düşünen Türkmen lideri, Türkiye Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun yanına gidip derdi anlattı ve sonuçta 10 Ağustos seçimden sonra her şeyin değişeceği vaadi Türkmenlerin üzerine yılan fısıldayan çölde serin su serpti. Bu onlara çok gerekiyordu, çünkü Türkiye kurtulma vaadini veren zaman Türkmen bebeklerinin susuzluktan ciğerleri alışıp yanıyordu.
Zaman çok değildi, Davutoğlu’nun yanından adımlayıp ağzı kilitli seçim kutusuna varıncaya kadar. O zamanı özlemle bekleyen Türkmenlerin umudu seçim kutularındaki kilitler olunca onlarla umutları arasındaki mesafe sona erdi, umudun kendisi ise boşa çıktı …
Davutoğlu’nda gerçek arayanlar onun siyasetçi olduğunu unuttular. Aldanan Türkmenler aldatanın Türk tabiatına inandılar. Fakat modern dünyanın gereklerine uygun siyasetin alfabesini uygulayan herkesin siyasetçi olduğunu hesaplamalılar. Aslında onun Türk olduğundan önce politikacı olduğunu dikkate almalıydılar.
Siyasette gerçek yok, menfaat esastır. Bu nedenle de politikada çıkarından geçen aptaldır.
Küçük gelirden geçmelisin ki, büyüğü elde edesin, zaten siyasette liyakat çiğneniyor. Bu durumda Davutoğlu politikacılığına şüphe kalmıyor.
Siyasette oyun yabancılığı var, yutmak hevesi ile meydana atıldığında yakınlık ölüyor.
Siyaset yabancılıktır, o tanıdık olunca, ölür.
Siyasette küçüğü kaybetmek olur, eğer amacına zarar veriyorsa.
Oyunda kazanacağın yolun sonunda ulaşılacak amaçtır, bu nedenle tüm araçlar amaca hizmet ediyor. Siyasette ise çirkin araç yoktur, çünkü siyasette ruhaniyat-maneviyat yoktur.
Siyasette aldatmak değil, aldatmamak zayıflık sayılıyor. Örneğin, bir de bakıyorsun sana malum oluyor ki, imdat dilediğin kendisi senin düşmanına silah satıyor. O zaman sen de kendini aldatmadan kurtulmak için söylüyorsun: “Keşke düşman kurşununa rast geleydim, yakınımın alçaklığını bilince!” Fakat “Yakının” siyasetçiyse, onun düşmana silah satması ahlaksızlık sayılmaz siyasi açıdan. Belki de siyasetin acımasızlığı da bu ?
Kutsallık ruhaniyata ait kavram, bu siyasetin temelinde yoktur. Bunu onun kökeninde ararsan aptal olursun.
Sonuçta: Türkmenler yabancılık soğukluğundan öldüler, yakınlarından bekledikleri yakınlık sıcağını, harareti onlardan alamadıkları için.

II
Türkiye’nin Türkmenler’e verdiği kurtuluş vaadinin boşa çıktığını İŞİD-in can-kadın ticaretinde ailesini kurtarmak isteyen Türkmenlerin başı açık, yalınayak Türkiye sınırına imdat için kaçanlar, Davutoğlu’nun kimliğini onlardan vize sorduğu zaman fark ettiler. Sınırdan duydukları “vizesizlere kurtuluş yoktur” cevabı onları sarstı. Bu zaman Davutoğlu’na sormak gerekiyordu: İŞİD vize mi dağıtıyor Türkmenlere?

Not: Almanya’da yaşayan aslen Azerbaycan Türk’ü olan bir kadın yazar tanıdığım skyp`dan bana yazdığı talebi olduğu gibi veriyorum: “Anlamadığım bir şey var, Irak’taki olayların sizinle ne ilgisi var?” Ayrıca belirteyim ki, bu hanımın eşi de Türk’tür. Eğer bir milletin aydını, kalem sahibi onun milleti ile ilgili yaşanan felaketi fark etmiyorsa, yaşanan felaketlerin merkezinde onun yakınlarının olduğunu anlamıyorsa veya felaketin merkezinde olanların onun yakınları olduğunu bilmiyorsa, o zaman demeliyiz ki, “Davudoğlulaşma” süreci derinleşiyor.
Tarih Türkmen sahnesinde dört kez sahneleştirdiği piyesini bugün yine de oynamaktadır. Hem de yine önceki biçimde – trajedi türünde
Zaman kendi kendini değişmeğe muktedir olmadığından tekrarlarla yaşamaya mahkum olduğu dönemini sonlandırıyor. Ama İNSAN nasıl, o ki, tekrarların üstesinden gelmek için zekası ile hareket yeteneğine sahiptir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin